Aile

Aile dizimi ile tanıştıktan sonra, çok net gözlemlemeye başladım ki, farkında olmadan kendimizde yarattığımız en büyük stres, ailemizi reddettiğimiz zamanlarda oluşuyor.

“Reddetmek” kelimesi biraz kuvvetli bir kelime olabilir. Ama bu tavrı kendinizde tanımak için, ailenizle ille büyük bir kavga, çelişki ya da kızgın ayrılıklar yaşıyor olmanıza gerek yok.

Aslında onlar hakkında oluşturduğunuz “masum” yargılar bile, ailenizi oldukları haliyle görmeyi reddettiğinizi yeterince iyi ispatlıyor. Dürüstçe kendinize bir sorun: Bazen sadece onların iyiliğini istediğiniz için, üzülmemelerini istediğiniz için, daha iyisini bildiğinize inandığınız için, anne ve babanızın olduğundan farklı olmalarını istediğiniz ya da beklediğiniz, attıkları adımları eleştirdiğiniz, onlar adına karar aldığınız bir durum olmadı mı hiç hayatınızda?

Helinger tarafından geliştirilmiş aile dizimi terapisi, oldukça çarpıcı bir biçimde ispatlıyor ki, hepimiz ailemizi tahmin ettiğimizden fazla yargılar bir haldeyiz. Tüm yargılar içsel olarak onları oldukları gibi kabul etmediğimiz ve oldukları hali “reddettiğimiz” için oluşuyor.

Enteresan kısmı ise, bu tavrımızın, olmasını istediğimizin tam aksine bir etki ile, bilinçaltından bizi ailemize bağlıyor olması. Yani olduklarından farklı olmalarını istediğimiz için onlara “hayır” dediğimiz, ya da kendimizi ebeveynlerimizden üstün gördüğümüz zaman, bu tavrın içsel olarak bizi “güçlü” değil tam tersi “güçsüz” yapması.

Belki okuduklarınız karşısında biraz şaşırdınız ama aslında üzerinde biraz zaman harcayarak düşünürsek, daha net anlayacağız. Neticede hepimiz yarım annemizden ve yarım da babamızdan oluşuyoruz. Çok basit biyolojik bir gerçek üzerinden konuya yaklaşınca, ebeveynlerimizden birini reddetmek aslında kendi yarı tarafımızı reddetmek oluyor. Bu yüzden reddetmek bizi güçsüzleştiriyor, enerjimizi tüketiyor ve köklerimizi hissetme desteğine engel oluşturuyor.

O zaman, yapılacak şey ne? Aileler mükemmel değildir. En azından benim gördüğüm hiçbir anne, baba mükemmel değil. Zaten nasıl mükemmel olabilirler ki? Onların da kendi şartlanmaları var, başa çıkmak zorunda oldukları, kendi sorunları var. Bize korkunç davranmış olabilirler ve muhtemelen bu yüzden onlara sinirli olmakta, onlardan daha iyisini bildiğimize inanmakta kendimizi haklı görüyoruz. Ancak eğer biraz düşünürsek, onlara karşı taşıdığımız yargıların ya da tepkinin altında, onlar tarafından ihtiyacını duyduğumuz gibi sevilmenin ve kabul edilmenin, hasreti karşımıza çıkmıyor mu? Hissettiğimiz ama alamadığımız sevgi ve kabul edilmek! Diğer türlü neden yargı olsun ki? Önümüzde iki seçenek var. Ya onlardan alamadığımız sevgiyi hayat boyu başkalarında aramaya başlayacağız, belki farkında bile olmadan kendi çocuğumuzun bize annelik yapmasını bekleyerek, belki sevgilimizden bize baba ya da anne olmasını isteyeceğiz. Nereye gidersek gidelim, elbette kimse bu şekilde bir ihtiyaca cevap veremeyecek. Kurduğumuz ilişkilerde hep çelişkiler yaşayacağız. İkinci seçenek ise, kendi ihtiyaçlarımızın sorumluluğunu alacağız. Bu durum yüzünden ailemizi suçlamamıza gerek yok. Bugüne kadar gördüğüm tüm dizim çalışmalarında karşıma çıkan, ailelerin kendilerinin de bu ihtiyaçtan muzdarip olmaları ve o yüzden sevgiyi nasıl vereceklerini bilmemeleri. Ve sonuçta asla değişmeyecek olan gerçek şu ki; onlar aynen oldukları gibi, bizim ailemiz. Bu yazım size bir şey ifade etmemiş olabilir ama yine de şu gerçeği kimse reddedemez. Yaşam bize onlardan geldi. Hocam Svagito Liebermeister der ki; “İçsel olarak büyümek, ebeveynlerimizden alabildiğimiz tek şeyin bize verdikleri yaşam olsa bile, aslında sırf bunun zaten yeterince büyük bir hediye olduğunu görmek, anlamak ve hissetmekle başlıyor.” Sırf bu gerçek için, onlara minnet hissetmeye kendimizde alan açabilirsek, bunun ailemizle olan ilişkimizdeki bütün dinamiği değiştirdiği dizim çalışmaları ile defalarca ispatlanıyor.

Kendi ailemde, ben de uzun bir süredir bu dinamikler üzerinde çalışmaya devam ediyorum ve bir şeyleri değiştirmek için değil, sadece gözlemlemek için bile adım atmanın, içsel olarak beni rahatlattığını söyleyebilirim.

Netice de tıpkı yoga gibi aile diziminin araştırması, karanlıktaki gizlide kalmış bir dinamiği yüzeye davet etmek ve yüzeye gelen neyse onunla olduğu gibi kalmayı araştırmak. Kalmak şart değil ama kalamıyor olanın da sorumluluğunu almayı öğrenmek. Bu sayede sürekli şikayet eden bir çocuk gibi davranmayı bırakıp, bir yetişkin olabilme ihtimali oluşuyor. Değişim her zaman kendiliğinden geliyor. Anlayışın bilinç kazanmasıyla birlikte bakış açısı da çabasızca değişmeye başlıyor. Belki beklentiler birden bire yok oluyor. Tabi herkes için farklı. Bu dinamiklerle çalışmak neden önemli?

Ailemiz hakkında kafamızda taşıdığımız hikayeleri temizlemek, bizim hayatımız için önemlidir: Bu şekilde bir içsel araştırma, başkaları ile olan ilişkilerimize, sevebilen ve destek olabilen bir ebeveyn olabilmemize, hayattaki enerjimize ve başarılarımıza doğru altta yatan dinamikleri fark etmemize olanak sağlıyor.

Çocuğunuza şunu söylerken kendinizi hayal edin: “ kendi anne ve babamı oldukları gibi sevmiyorum ama seni çok seviyorum.” O çocuk bunu duyduğunda nasıl hisseder? Sizce bu anlayış, güven ile ilgili sağlıklı bir temel oluşturabilir mi? Anando Deva “evet” kitabında çok güzel anlatıyor:

“Bütün “ Evet ”ler arasında genellikle en zor olanı, kendimize “Evet” demek sanırım.. Aslında biraz düşünürsek, bu durumun ne kadar enteresan olduğunu fark edeceğiz. Çünkü kendimizi, başka insanları yargıladığımızdan, çok daha fazla yargılıyoruz.

Hepimiz mükemmel olmaya çalışıyoruz, ya da mükemmel olmasa da en azından şimdi olduğumuzdan daha iyisi olmaya çalışıyoruz.” Bu eğiliminiz, hayatın genelinde farklı birçok konu da karşınıza hep çıkmış olabilir ama daha önce hiç fark etmemiş olabilirsiniz. Bir yoga matı, size kendinizle ilgili güvenli bir farkındalık alanı açmak dışında, hiç farklı bir dünya sunmuyor. Kendinize bir sorun: Bir pozu, başka birisi gibi yapmaya çalıştığınızı fark ettiniz mi hiç? Ya da yapabildiğimiz kadarının sizde bir tatmin yaratmadığını, belki de yetersiz hissettiğinizi? “Bu pozu yapabilmem için, onun gibi esnek, şunun kadar güçlü, bunun kadar fit, olmalıydım” diye bilinçli olarak ya da bilinçaltından kendinizi yargıladığınız ya da suçlu hissettiğiniz oldu mu hiç? “Daha fazla yoga yapmalıydım, daha çok eğitime katılmalıydım, dün akşam o pizzayı yememeliydim, yogaya daha çok zaman ayırmalıydım.”vb..

Bu hal size tanıdık geldiyse eğer, emin olun, benzer yargılarınız günlük hayatınızda da sıkça yerini alıyor demektir. Her zaman savunduğum bir bilgi, nasıl bir tavırla yoga yaptığınızı fark etmek, size hayatınızı nasıl bir tavırla yaşadığınızı anlamak için güzel bir ipucu olabilir.

Neden kendimizi, olduğumuz gibi kabul edemiyoruz? Neden sürekli olarak, daha farklı olmayı istiyoruz, çoğunlukla da bir başkası gibi? Hiç düşündünüz mü?

Hayatımızın çoğunu, zihinde yaşayarak geçiriyoruz. Zihin; varoluşumuzda bir parçamızın ihtiyaç duyduğu analiz, hesap, karşılaştırma yapmak, mantıklı, rasyonel ve entelektüel olmak için edinilmiş bilgilerin, muhafaza edildiği bir depo gibidir. Zihin elbette hayatımız için çok önemlidir. Aslında zihin o kadar önemlidir ki, tüm eğitim hayatımızı onu geliştirmek üzerine geçiriyoruz. Bu bağlamda bakıldığında, zihne teslim olmuş durumdayız. Zihin aynı zamanda bilinçaltında başkalarından çok küçük yaşlarda kazanılmış neyin doğru, yanlış olduğu, nasıl olmamız ve olmamamız gerektiği gibi bilgileri de kapsıyor. Zihnin bilinçaltından yönetilen bu şartlanmalar, hayatımızı farkında bile olmadan, pek çok şekilde etkiliyorlar. Bu şartlanmalar direkt olarak hayatı nasıl bir tavır ile yaşadığımızdan sorumlular – olayları nasıl gördüğümüz ve anladığımızdan, çoğunlukla nasıl hissettiğimizden, kişilere ve olaylara nasıl yaklaşıp, tepki verdiğimizden. Aslında bilim adamları açıklıyor ki; %90’dan fazla davranışımız bilinçaltından yönetiliyor.

Biz ise, normalde bu konuya çok da fazla dikkatimizi vermiyoruz- Bizim dışımızda, bilinçaltı zihinde olup biten her düşünceye, otomatik olarak gelen her yargıya, tepkiye ve duyguya sahip çıkarak, bütün bunlar bizim fikirlerimiz, bizim deneyimimiz sanıyoruz. Çok çok nadir zamanlar durup, “gerçekten bu durum benim deneyimsel gerçekliğim mi?” diye sorguluyoruz. Annemiz biz küçükken, stresli bir anında sorduğumuz bir soruya, “Neden, sen böyle sorular soruyorsun, başkalarının çocukları uzay çağı hakkında sorular soruyor.” demiş olabilir. Ya da ilkokulda öğretmeniniz “Sen çok yaramazsın, bak Banu ne güzel uslu, hanım bir çocuk” demiş olabilir. Bu iki örnek de çok küçük yaşlardan itibaren bilinçaltınızda “olduğum gibi yetersizim, daha iyisini yapmam lazım.” Kalıbını yerleştirmiş olabilir. Endişelenmeyin, hepimizin bilinçaltı bu şekilde yerleşmiş kalıplarla dolu. Yukarıda verdiğim örnekteki çocuk benim..

Oysa Anando kitabında, “Sadece aydınlanmış mistikler değil, bilim adamları da, her şeyin tek ve birbirinden benzersiz olduğundan bahsediyorlar.. Yerdeki en ince ot tanelerinden tutun da, her bir yaprak, her bir bulut, her bir parmak izi ,her bir göz.. Sen de dahil olmak üzere, her şey tek ve benzersizse eğer, bu demek oluyor ki, aynen senin gibi daha önce hiç kimse olmadı, senden sonra da tekrar asla olmayacak!” diye anlatıyor.

Sizce de bu hayret verici değil mi?

Yani, aslında olduğumuzdan farklı olmaya çalışarak, olmayı isteyerek, kendi varoluşumuza “Hayır ” diyoruz. Bunun sonrasında tabi ki berbat hissediyoruz. Çünkü asla bir başkası gibi olmamız mümkün değil. Bunun için çaba sarf etmek ızdırap yaratmak demek oluyor. Yoga, kişiye fiziksel ve duygusal sınırlarını keşfetmek için emniyetli bir alan açıyor. Bir pozu yapmaktan, yapamamaktan çok, tavır olarak o an içindeki “olma” hallerine dikkat verilerek uygulanan bir yoga pratiği, günlük hayatınızda da çok şey değiştirebilir. Yoganın bütün dinamiği, araştırmasında yatıyor. Yoga sadece ve sadece araştırıyor. Bunu yapmaya elini, kolunu, bacağını hissedebilen istisnasız herkesin, anlayabileceği yerlerden başlıyor. Her hangi bir şeyi değiştirmeden, olduğun gibi olma halini araştırıyor. Kimi zaman bu hal rahat kalabildiğimiz, içine gevşeyebildiğimiz bir hal, kimi zaman da rahatsız hissettiren bir hal olabilir ama neticede olan neyse, onu olduğu gibi hissetmeyi pratik eden zihin rahatsızlıkta bile kendiliğinden bir rahatlık keşfedebiliyor. Önemli olan fark etmeye biraz alan açmak. Olan neyse, onu olduğu gibi hissetmeye başlamak. Nasılsan o şekilde kendine “evet” demeyi araştırmak. Belki bugün kendine “evet” diyemediğini fark edeceksin. Kendini bir poz içinde, sınırlarını dikkate almaksızın zorlayarak incindiğini hissedeceksin. Bunda da bir sorun yok. O incinme, sana kendi sınırlarını ve sınırlarınla olan ilişkini, benim bu yazımda anlattığımdan, daha iyi anlatacaktır. Bu süreç, senin öğrenme sürecin. O yüzden, ona güvenebilirsin. Öğrenirken, de sürecin kimseninkine benzemeyecek, sana özel olacaktır. Bir gün gelir, “evet” olmamaya da “evet” demiş bulursun kendini, kim bilir.. Yeter ki, neden “evet” olmadığını da araştır. Yeter ki, öğrendiğin bilgilerin senin gerçekliğini yansıtmasına izin ver. Ne kadar bilgiyi içselleştirebiliyorsan, o kadarına güven. Aydınlanmış mistiklerin, hocalarının sana yol göstermesine her zaman izin ver ama sırf onlar diyor diye, olmadığın bir hal içine girerek, yoganın da sende başka türlü bir şartlanma oluşturmasına izin verme. Et yedi , tütün içti diye kendini suçlu hisseden, yıllardır kendini yogaya adamış insanlar tanıyorum.

İnsanın kendiyle çalışması, bir ömürlük araştırmadır. İyisi, kötüsü, doğrusu, yanlışı, süresi olmayan bir yolculuk gibidir. Her zaman hatırla, bu yolculukta, yol da senin..